ana sayfa | iletişim 

Makale Köşesi


MAKALE KÖŞESİ

 

Karayakup Gençliğine

Sevgili karayakup gençleri bizler daha çocuk'ken dedelerimiz ve babalarımız hayvancılık,rençberlik yaparlar bazıları erzincan'ın kemah ilçesine  eşekler ve katırlarla tuz'a giderlerdı tuzu verir buğday alır buğdayı verir meyve alır atı verir tosun alır tosunu verir öküz alır öküzü verir inek alırlardı bütün çevre ilçeler olan eski adı teştik şimdiki adı çamoluk,imranlı,şerefiye,(Çataloluk)suşehri,akıncılar,zaapa,gölova,refahiye erzurum  mal ve zahra pazarlarına giderlerdi yani kısacası sayın gençler para yoktu ticareti mal takası yaparak yaparlardı ticaret yolunda rahmetli olanlarımız vardı 1978 yılında Rahmetli Nazım dayının oğulları hasan ve şerif macit kardeşler Kamyonla yük götürürken bolu dağı zirveden uçuruma uçtular ve rahmetli oldular bir başka rahmetliklerimizde Osman polat ve Yakup uğur 1982 yılında hakkın rahmetine kavuştular kars'tan kamyona at yüklemiş gelirken erzincan refahiye arasında sakaltutan geçidinde kamyon uçuruma yuvarlanmıştı
bende askerdim izine gelmiştim köye Rahmetli yaap eminin oğlu Faruk uğur beyde tezkersini alıp askerden gelmişti hiç unutamuyorum o günü..
kimi babalarımız'da 60 lı 70 li  yıllarda gurbete çıkardı tabi gurbet gurbet deyince bazılarınız ya gurbet nedir diyebilirsiniz bizim köylümüz olan babalarımız dedelerimiz gurbet dediğimiz büyük şehirlere giderlerdi ( yani İstanbul-İzmir-Ankara-İskenderun ) kışları  çeşitli iş kollarında amale olarak çalışırlar yazın orak  zamanı köye geri döner tarlalarını biçerler tahıllarını içeri atar evinin düzenini eksiğini giderir ve tekrardan sıfırdan gurbete geri giderlerdi bu böyle 15-20 hatta 30 sene gibi devam etmiştir.yani 1950 li yıllardan 1970-ve 80 li yıllara kadar böyle sürüp gitmiştir. bu  20-30 sene zarfında babalarımız geçimimizi ancak kıt kaanat sağlayabilmişler bizim nesil yanı babalarınız kimi ilk okulu zor bitirebilmiş kimi 2.sınıftan terk etmiş kimi hiç okumamış ançak birkaç tanemiz liseyi zor şartlarda bitirebilmiştir.İstanbulda tutğumuz işkollarının önde gelenleri konfeksiyon,taksicilik,garajdaçalışma,nakliyatcılık,çiçekçilik,kolonyacılık,oto galerisi,inşaat işleri,hamallık,han odabaşılığı,konfeksiyon makine satışı,trokotaj, köyümüzden bizim kuşağımızdam  olan bir savcımız vardır istanbul hukuk fakültesi mezunu Benim amcamın oğlu karaloğlar sülalesinden Sn.Alaeddin Çiçek o günün ekonomik sosyal ve idelojik şartları ile çok zor bir dönemde hukuk fakültesini bitirmiştir Babası (Allah gani gani rahmet eylesin) Nail amcam o tarihlerde taksi plakasını satıp çocuklarını okutmuştur bir çocuğuda bahaddin çiçek'tir Savcı'mız sn. alaeddin çiçek'i  çok ve çok tebrik etmeliyiz.alnından öpmeliyiz.içimize giremedi veya girmedi o günün şartları böyle idi gurbetlik dolayısı ile Köylümüz arasındaki kopukluklar vardı 1980 ihtilali ile ( sizler çoğunuz bu ihtilali ve nedenlerini bilemeyebilirsiniz. ) azbuçuk var olan dernekçilik faliyetleride son buldu ve köylülerimizde çok büyük bir kopukluk oluştu köylümüz kendilerini birbirlerinden soyutladı akrabalar arası bile kopukluklar oluştu dolayısı ile bu istanbul hukuk fakültesi mezunu olan savcımız bu nedenler ve doğu görevleri gibi nedenlerden ötürü kendisini köylümüzden soyutlamıştır.bu bir örnek.Daha bir çok okumuş köylümüz vardır bunları bizler ve sizlerin çabaları ile köyümüze kazandıralım örnekmi ? İşte örnek Sn.AĞAMIZ HAKKI ARSLAN BEYLER.50 yıl sonra karayakup'a yani köyüne özüne geri döndü işte hizmetleri hepiniz görüyorsunuz.
Sevgili gençler bizler yani sizlerin babaları 1970 yıllarda gurbet ellere ayak bastık ama bu gurbet elleri bizim vatanımız oldu şimdi tabii bu vatan hepimizin ayrı ama bülbülü altın kafese koymuşlar sılamda sılam demiş. bizlerde öyle devamlı gözümüzde tütüyor köyümüz dağımız,yaylamız,ırmağımız,çeşmelerimiz,gözelerimiz,
bizler istanbula gelince tabi babalarımız gelmez oldu bizler çalıştık çabaladık kazandığımızı yolladık köye  babamız annemiz kardeşlerimiz ele güne muhtaç olmasınlar diye Köyümüzün bakkalları Rahmetli Şerafet keleş emmi ve şimdi sağ olan Mahmut yeşilyurt emmi son baharın gelirlerdi babanızın şu kadar borçu var derlerdi bizler hay hay der babalarımızın borçlarını verir köye dönerlerkende babalarımızın harçlıklarını gönderirdik 1990lı yıllara kadar bizler böyle yaptık mecburduk. 1990lı yllara kadar kazandık hep köye gönderdik arsa dediler yok dedik bina dediler yok dedik kiralarda oturduk bizim yaylamız var köyümüz var tarlamız var ne yapacağız elin dağın başını dedik arsa ev almadık 1990lı yıllardan sonra Rahmetlik kamalı dayı nur içinde yatsın kimimizin kolundan tuttu kimimizin kulağından kimimizi zorla  kimimiz kendi imkanlarımız ile kimimiz babalarımızın yardımı ile yer yurt sahibi olduk bu durumlara geldik.Zamanla çocuklarımız yani sizler sayın gençler sizler büyüdünüz okul masraflarınız servis masraflarınız,sünnet,nişan,düğün masraflarınız cep harçlıklarınız
hep babalarınızın sırtında oysa bizim neslimizin yüzde doksanı ilkokul hariç düğün ve nişan masraflarnı kendileri karşılamıştır.işte bizim kuşagımız böyle
badireden geçti ve halada geçiyor sizlerin geleceği sizlerin işini aşını hep düşünüyoruz aman çocuklarımız rahat etsin diye bırakın çocukları bazılarımız torunlara bile bir şeyler yapmanın peşindeyiz bizleri babalarınızın çalışmalarını örnek alın bizler okuyamadık ama çok çalıştık halende çalışıyoruz ama sizler okuyun köyümüze yöremize iyi hizmetler gitsin.Dernek çalışmaları ile yokluktan bir varlık oluşturuldu köylümüz bir araya toplandı
hayal edemeyeçeğimiz yerlere geldik yöremizde saygınlığımız arttı bu gün dernek gençlik kolları yarın kadın kolları öbür gün başka etkinlikler sosyal faliyetler yarınlar sizin gençler yeterki çalışın okuyun internetin messenger'inin içerisine gömülmeyin boş işlerle zamanınızı harçamayın zaman en pahalı bir metadır bunu böyle algılarsanız zamanınızı boşa harcamamış olursunuz.
   

Nejdet tepe 19/09/2007
          

                             

ÇEVRENİZE BAKINIZ

Yıllar önce bir lisede, kocasını kalp krizinden kaybetmiş bir öğretmen vardı. Kocasını kaybettikten bir hafta kadar sonra, iç dünyasını öğrencileriyle paylaşmak istemişti. Öğleden sonra, dersin bitmesine az bir zaman kalmıştı ve sınıf penceresinden güneş içeriye pırıl pırıl giriyordu. Öğretmen masasının üzerindeki eşyaları bir köşeye ittikten sonra masanın üzerine ilişti.
Yüzünde zarif bir yansımayla bir süre durakladı ve “Ders bitmeden önce dersle ilgisi olmayan fakat çok önemli olduğuna inandığım bir şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hepimiz, dünyaya öğrenmek, paylaşmak, sevmek, teşekkür etmek ve fedakârlık etmek için geldik. Hiçbirimiz bu olağanüstü deneyimin ne zaman biteceğini bilemeyiz. Bu güzellik her an elimizden alınabilir. Belki de bu bize Allah’ın, her günümüzü en güzel şekilde yaşamamız için gösterdiği bir yoldur. ”dedi.
Gözleri yaşlarla dolmuştu. Devam etti: “Şimdi hepinizin bana bir söz vermenizi istiyorum. Şimdiden sonra okula gidip gelirken, güzel bir şeyin farkına varın. Bu gözle göremeyeceğiniz bir şey olabilir. Mesela bir koku olabilir. Bir evden yayılan taze pişmiş bir ekmeğin kokusu, ya da yaprakları kıpırdatan hoş bir meltemin sesi, ya da düşen bir sonbahar yaprağına yansıyan bir sabah ışığı olabilir. Lütfen bunlara dikkat edin ve bu şeylerin varlığı için şükredin. Bu bazıları için çok sıradan, basmakalıp olabilir. Ama bunlar yaşamı dolduran şeylerdir. Yaşamı, dünyayı sevmemiz için konulmuş küçük şeylerdir bunlar. Şükretmemiz gereken şeylerdir. Onları fark etmenin önemini kavramalıyız. Bir gün elimizden alınabilirler.
Tüm sınıf sessizce onu dinliyordu. Hepimiz kitaplarımızı sessizce alıp sınıftan çıktık. O öğleden sonra eve giderken tüm sömestr boyunca fark ettiğimden daha çok şeyin farkına vardım. Sık sık o öğretmeni ve bizim üzerimizde bıraktığı etkiyi düşündüm. Ve çevremizde fark etmemiz için bize yollanmış o şeyler için de teşekkür ettim.
Siz de bir öğle yemeği tatilinde etrafınızdaki güzelliklerin farkına varın. Çıplak ayakla yürüyün, Güneş batarken deniz kenarında dolaşın, eve giderken bir koca külah dondurma alın. Çünkü yaşlanıyoruz ve unutmayalım ki pişmanlık duyacağımız şeyler yaptıklarımız değil yapamamış olduklarımızdır.

Volkan Tepe 21/03/2007

                             

:Ramazanı şerif

Ramazan ı Şerif Ramazan-ı Şerif öyle büyük bir aydır ki, bunun kadar kıymetli hiçbir ay yoktur. Bu mübarek ayda Kur'anı Azümüşşan, levhi mahfuz'dan birinci kat semadaki Beytül İzzet'e indirildi. Sonra Hazreti Cebrail Aleyhisselam Kur'anı Azümüşşan'ı ayet, ayet Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'e taşıdı. Bu ne büyük iştir, bunu takdir eden var mu acaba? Ben edemiyorum, siz edebiliyor musunuz? Derler ki: Elde olmayan, beyde olur. Sure-i Hicr'de şöyle buyurulur: Zatı Akdesime kasem olsun ki, sana tekrarlanan yediyi (Fatiha suresini) ve büyük Kur'an'ı verdik. (Hicr, 87) Mevla Teala bu ayeti celilede şöyle buyurmuş oluyor: Habibim! Fatihai Şerif ile Kur'an'ı Azim vermekle bütün dünyanın ve ahiretin en büyük devletini sana vermiş olduk. Kureyş'in köşkleri, sarayları, ticaret kafileleri sana verilenlerin yanında toz sayılır, hiç sayılır. En büyük zengin sen olmuş oldun. Bundan daha büyük devlet olsa, onu sana verirdim, fakat yok. Peygamber Efendimize verilen nimetler bizlere de verildi. Az çok amel etmeye çalışıyoruz. Bazen de nefsi emmare şaşırtıyor bizleri. Kur'an Kerim büyüktür. Ya Rabbi! Zevken tattır bize bunu. Allahu Teala Ramazanı Şerifte indirilen Kur'anı Azümüşşan'ın insanlara hidayet olduğunu buyurmuştu. Kur'anı Kerim'in insanlara hidayet oluşu iki türlüdür. 1 Kur'anı Kerim'in bazı kimseleri elinden tutup onları Hazreti Allah'a teslim etmesidir. Nitekim surei Bakara'nın 1,2,3,4 ayeti celilelerinde bu kimseler şöyle vasıflanmıştır. Elif, Lam, Mim. İşte bu kitap ki, bunda bir şek yoktur. Muttakiler için bir hidayettir. O muttakiler ki, gayba inanırlar, namazı da doğruca kılarlar, kendilerine merzuk ettiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar. Onlar o kimselerdir ki, sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş kitaplara da iman ederler. Onlar ahirete de yakinen inanırlar. 2 Kur'anı Kerim'in diğer hidayet oluş şekli ise, ayeti celilemizde buyurulduğu üzere insanları doğru ve yanlış olana delalet etmek üzere sadece yol göstermesidir. İmamı Rabbani Kuddise Sirruhu Ramazanı Şerif hakkındaki yazmış olduğu mektuplarının birinde şöyle buyurur: Allahu Teala'nın zatının şuunatından biri, kelam şanıdır. Bu kelam şanı bütün kemalatı Zatiyye'yi ve şuunatı sıfatiyyeyi camidir. Mübarek Ramazan ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Bunların hepsi Allahu Teala'nın zatındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelam şanında bulunmaktadır. Kur'anı Mecid bu her şeyi cami olan hakikatin (kelam sıfatının) bir mahsulüdür. Bundan dolayı bu mübarek ayın Kur'anı Mecid ile tam bir münasebeti vardır. Şu cihetten ki; Kur'anı Kerim bütün kemalatı cami olup bu ay ise o kemalatın neticesi ve semereleri olan bütün hayırları camidir. Anlatılan münasebettendir ki; Kur'anı Kerim bu ayda nazil olmuştur. (cild 1, mektup 162) Bu ayda Kur'anı Kerim'i hatmeden kimse onun bereketinden mahrum kalmaz. Kim bu ayı birlik beraberlik huzuru kalp ile geçirirse yıl boyu bu hali devam eder. Bu ayda nafile olarak yapılan namaz, zikir, sadaka ve benzeri ibadetler diğer aylarda diğer aylarda eda edilen farz ibadetlerin sevabı ile eşittir. Ramazan ayında bir farz ibadeti eda eden, diğer aylarda yetmiş farz ibadeti sevabı alır. Kur'anı Kerim insanlara iki şekilde hidayettir demiştik. Ne kadar iyi Müslüman olursanız, Kur'anı Kerim sizin için o kadar hidayettir. Kur'anı Kerim Mevla Teala'nın bütün kemalatını camidir. Ya bir kimse onu okur, ezberler amel ederse ne olur? Artık o kimse kainata sığmayacak kadar büyük bir zat olur. Mevla Teala kainata sığmaz. Mümin kulunun kalbine sığar. Bu nasıl olur? Kainat mekandır, mümin kulun kalbi ise la mekandır. La mekan olan Allahu Teala ancak iman, zikir, fikir ile kalbini la mekan eden kulunun kalbine sığar. Bir kimse Ramazanı Şerif ayında ancak iki sebepten oruç tutmayabilir. 1. Hastalık sebebiyle, Müslüman bir doktor derse ki; oruç tutmayın, aksi halde hastalığınız artacak, o zaman oruç yenir. Oruca inanmayan adamların sözü ile oruç yenmez. Zira onlar sağlam adama bile oruç yedirirler. 2. Seferi iken, 90 Km. uzak mesafeye sefer edildiğinde. Evet, bu iki hal sebebiyle oruç tutulmayabilir. Fakat mümkün mertebe tutmaya gayret etmelidir. Zira Mevla Teala bir başka ayeti celilede şöyle buyurmuştur: Ve eğer oruç tutarsanız sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz. (Bakara, 184'ten) Bu iki halde oruç yemek helaldir fakat tutmanız daha hayırlıdır. Ramazanı Şerifte hasta olması yahut seferi olması hasebiyle oruç tutmayan bir kimse Ramazanı Şerif ayından sonra, tutamadığı günler sayısınca oruç tutar. Bir kimse hastalandığında hastalığından sebep oruç tutmasa Ramazanı şeriften sonrada iyileşemem zannedip tutamadığı günler için fidye verse sonra da iyileşse fidye verdim diye oruç tutmaması caiz olmaz. Tutması gerekir. Ders ayeti celilemizin bir üstündeki ayette Mevla Teala oruç tutmaya gücü yetenlerin fidye verdikleri takdirde oruç tutamaya bileceklerini bildirmişti. Zira İslam'ın başlangıcında insanlar henüz oruca alışık olmadıklarından Allahu Teala oruca gücü yetenleri, tutmaları veya fidye vermeleri arasında serbest bırakmıştı. Ancak dersimizin bu ayeti kerimesi ile bu hüküm nesholundu. Hasta veya yolcu olanlar müstesna olmak üzere mutlaka oruç tutmanın vacip olduğu açıklandı. İslam'da zorluk yoktur. Hasta veya seferi iseniz oruç tutmayabilirsiniz. Namazda kıyamda duramıyorsanız, oturarak kılabilirsiniz. Ayağınıza su değdirmemeniz gerekiyorsa mest giyersiniz. Yirmi dört saat müddetince çıkarmaz, abdest aldığınızda sadece üç parmağınız ile mesh etseniz caizdir. Allahu Teala bizlere anamızdan babamızdan daha çok acıyor. Kur'anı Kerim'i okuyalım, Kur'anı Kerim'i sevelim, Kur'anı Kerim'i sevdirelim, Kur'anı Kerim'le amel edelim, Kur'anı Kerim'le amel ettirelim, Kur'anı Kerim'in manasını anlayalım, Kur'anı Kerim'i anlatalım. Böyle büyük bir nimet daha bulunmaz diyorum sizlere. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulur: Kim Allah ile konuşmak isterse Kur'an okusun. Bazen kul Mevla ile konuşur. Bazen de Mevla Teala kul ile konuşur. Mesela: Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olup ceza günün maliki olan Allah (u Teala)'ya mahsustur. Buraya kadar Mevla Teala kulu ile konuştu. Bu ayetten sonra kul Mevla'sı ile konuşuyor. (ya Rabbi!) Yalnız sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz. Bizleri doğru yola hidayet et. Mevla Teala, hasta ve seferde olan kimseye oruç tutmayı neden meşru etti, ta ki onu büyük tutalım. Allah çok büyüktür demektir. Kim farz namazından sonra otuz üç Sübhanallah, otuz üç Elhamdülillah, otuz üç Allahu Ekber diyerek tesbih çeker sonra da: La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ küllü şey'in kadir derse o kimse hakkında Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz Cennete girmiştir buyuruyor. Bakınız girecektir değil de girmiştir buyuruyor, bu ne demektir, kesindir. Bir kimse Sübhanallah dediğinde, Allahu Tela şerlerinden zevallerden çirkinliklerden noksanlıklardan beridir demiş oluyor. Elhamdülillah dediğinde ise, hayırlar, kemaller, hüsünler, cemaller hepsi Allahu Teala'ya mahsustur demiş oluyor. İşte bunun için Allahu Teala Sübhanallahi Ve bihamdihi zikrini çok seviyor. Nitekim Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurur: İki kelime vardır ki Rahman olan Allah'a sevgili, dilde hafif, kıyamet terazisinde ağır yer tutar, onlarda: Sübhanallahi Ve bihamdihi, Sübhanallahi'l Azim kelimeleridir.

KAMALIOĞULLARI e-mail   aydın.yunusemre 22/09/2006   

                             

ALLAH (cc)

Onun için insanın evinden çıkarken; “Allah'ın adıyla sığınıyorum. Allah'a dayanıp güveniyorum. Allah'ım sapmaktan ve saptırmaktan, zulüm yapmaktan, zulme uğramaktan, saygısızlık etmekten, bana karşı saygısızlık yapılmasından sana sığınırım” diye dua ederek, kendisini Allah-u Zülcelal'e teslim etmelidir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav); “Kim evinden çıkarken; “Bismillahi tevekkeltü alellahi, Allahümme inni euzü bike en edille ev udille ve ezille ev uzille ve ezlime ev uzleme ve echele ev yüchele aleyye.” “Allah'ın ismi ile, Allah'a tevekkül ettim. Ey Allahı'ım sapmaktan ve saptırılmaktan, hata etmekten ve hata ettirilmekten, zulmetmekten ve zulmedilmekten, cahillik etmekten ve cahilliğe uğratılmaktan sana sığınırım” derse, kendisine Allah tarafından; “Sen hidayete erdirildin. Her ihtiyacın yerine getirildi ve muhafaza edildin” denilir. Şeytanda ondan uzak durur” (Tirmizi) buyurmuştur. Salih zatlardan birisi şöyle demiştir; “Bir gün arkadaşlarımla beraber yolculuğa çıktım. Yola çıkarken de hiçbir kimseden bir şey istememeye niyet ettim. Ve halimi hiç kimseye şikayet etmemeye karar verdim. Çünkü Allah-u Zülcelal'in ilmi benim halime yeter, diyerek her halimi ona havale ettim. Bir müddet yol aldıktan sonra, bir takım sıkıntılar baş gösterdi. Yiyecek ve içeceğim tükendi, öyle bir hale geldim ki, beraber yolculuk ettiğim kervandan geri kaldım. Çünkü yürümeye takatim kalmamıştı. Bu sırada; “Hiç kimseden bir şey istemeyerek nefsime zulmediyorum. Bu belki de günahtır” diye kalbime bir düşünce geldi. Fakat Allah-u Zülcelal'e verdiğim sözü hatırladım. Bir ağacın altına uzandım. Kervan iyice uzaklaştığı için yalnız kalmıştım. Öyle bir hale girdim ki, verdiğim sözden dönmemek için ruhumu teslim edecek duruma geldim. Birden yanımda bir genç belirdi. Ayağı ile dürterek beni uyandırdı. Gözümü açınca, elinde su ve yiyecek bulunan bir gencin karşımda durduğunu gördüm. Gencin elindeki yiyecekleri yiyip, suyu içtikten sonra takatim yerine geldi. Genç bana dedi ki; “Arkadaşlarına yetişmek istiyor musun?” Ben; “Arkadaşlarım çoktan gitti. Onlara nasıl yetişeyim?” diye sordum. Dedi ki; “Elimi tut, beraber gidelim.” Elini tuttum. Biraz gittikten sonra; “Sen burada bekle, arkadaşların birazdan gelirler” dedi. Kendi kendime; “Kervan gitti. Bu da bana, arkadaşların gelecek diyor.” diye düşündüm. Ama hakikaten de biraz sonra kervan geldi. Onlarla beraber yoluma devam ettim.” İşte görüldüğü gibi, insan samimi bir şekilde Allah-u Zülcelal'e tevekkül ederse, Allah-u Zülcelal insanın samimiyetine baktığı için, o kimseye ikramda bulunur. Tevekkül dört kısımdır 1- Yaratılmışlara tevekkül; Yaratılmışlara yani insanlara tevekkül eden; “ Filan kimse hayatta olduğu sürece, benim için endişe edilecek bir şey yok” der. Bu tevekkül, insanı yarı yolda bırakır. 2- Mala tevekkül; Mala tevekkel eden; “Malım olduğu sürece, hiçbir şey bana zarar veremez” der. Bu tevekkülde, insanı yarı yolda bırakır. 3- Nefse tevekkül; Nefsine tevekkül eden; “Canım sağ olduğu müddetçe, benden hiçbir şey eksik olmaz” der. Bu tevekkül, insanı yarı yolda bıraktığı gibi, nefsinin arzu ve isteklerinin peşinde esir eder ve doğru yoldan ayırır. 4- Allah-u Zülcelal'e tevekkül; Allah-u Zülcelal'e tevekkül eden; “Zengin ve fakir olmanın hiçbir önemi yoktur. Çünkü Allah-u Zülcelal benimledir. Nasıl dilerse beni o hale sokar; ister aç bırakır, ister nimetlendirir.” der. Bu tevekkül, insanı Allah-u Zülcelal'in rızasına ve cenneti âlânın nimetlerine kavuşturan bir tevekküldür. Sehl bin Abdullah (ra) şöyle demiştir. “ Tevekkülün alameti üçtür Bunlar;1- Kimseden bir şey istememek, dilenmemek, 2- Verileni redetmemek, 3- Ele geçeni biriktirmemektir. Yani, mal toplama hırsından uzak durmaktır. Bizden, önceki insanlar, Allah-u Zülcelal'e tevekkül etmeye çok dikkat etmişler ve diğer insanları da buna teşvik etmişlerdir. Bir adam Hatem'ül Esam (ra)'a; “Nereden yiyip içiyorsun” diye sorunca, Hatem'ül Esam; “...Yerlerin ve göklerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.” (Münafıkun, 7) diye cevap vermiştir. Yine Sehl bin Abdullah (ra) demiştir ki; “Tevekkül makamlarının birincisi, insanın Allah-u Zülcelal'in huzurunda, yıkayıcısına teslim olan bir ölü gibi olmasıdır.” Teveklül'ün yeri kalpdir. Zahiri olarak çalışmak, kalpteki tevekküle aykırı değil, tam aksine tevekkülün bir parçasıdır. İnsan, takdirin Allah-u Zülcelal tarafından olduğuna yakin olarak kanaat ettiğinde, herhangi bir isteğini elde edemediği zaman; “Allah-u Zülcelal'in takdiri budur.” Elde ettiğinde ise; “Bu Allah-u Zülcelal'in bir lütfudur” diye düşünür. Nefsine tevekkülü sağlam olan kimsenin, başkaları hakkındaki tevekkülü de sağlam olur. Yani nefsinin acizliğini bildiği için kendisine güvenmeyen kimse, başkalarınında kendisi gibi aciz olduğunu bilir ve onlara güvenmez. Sadece Allah-u Zülcelal'e güvenir. Enes bin Malik (ra)'ten rivayet edildiğine göre, bir adam Peygamber Efendimiz (sav)'e gelerek; “Yâ Resulallah! Devemi salıveriyorum ve Allah'a tevekkül ediyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz (sav); “Hayır! Deveni bağla, sonra tevekkül et” (Tirmizi) buyurdu. kaynak(seyda MUHAMMED KONYEVİ(K.S)     

Yalçın Doğan sofiyacin@mynet.com 27/07/2006

                             

Sevgili hemşehrilerim

İnsanlığın var oluşundan beri gelmiş geçmiş insanların en uzun yaşayanı sultan süleyman olduğu rivayet edilmektedir.(üçyüzyirmibeşyıl yaşadığı söylenir.)sultan süleymana sormuşlar bu dünyada yaşadın çooook gün geçirdin dünyada ne gördün''sultan süleyman demişki şöyle bir pencereden baktım geçtim''demiş.

bence sultan süleyman milyonlarca yıl yaşasaydıcevabı gene aynı olurdu.çünkü evren ucsuz bucaksız bir varlık bu dünya bu kainatın bir parçası yaradan rabbim öyle bir yaratmışki her canlı cansız varlık bu düzenin bir parçası ve her canlı varlık bir başka canlı varlığı yemek sureti ile yaşamını idame ettirmektedirler.ve dünyanın dengesi bu şekilde sağlanmaktadır.insanlar düşünür ve yazarlar. var olduğundan günümüze kadar insan oğlu yazdıkları ve yaptığı eserler miras olarak kalır eğer her düşünülen bir kağıt üzerine yazılırsa o bir mirastır gelecek nesillere kalacak demektir.çağımızda doğadan farklı ne varsa insan beyninin ürünüdür bu ürünlerle bir önceki düşünce bir sonraki düşünceye ışık tutmuştur ve çağımızın gelişmesine basamak oluşturmuştur.İnsan beyni ilk yazılanı kendine basamak edinmiş onun üzerinde yükseldikçe yükselmiş bu günkü ilme ulaşmıştır.

Eski çağ orta çağa,orta çağ,yeni çağa basamak oluşturmuş bu sayede ilim ve bilim en hızlı gelişimini sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Dünya insan oğluna küçük gelmiş ilim ve bilim insan oğlunu uzaya açılmaya ve sonsuzluktaki bilinmeyenleri öğrenmeye yöneltmiştir.ilimin bu kadar ilerlemesi insanların bilimsellik konusunda ilerlemesi tek bir beyine sığacak bir şey değildir.Onun için herkesin gördüğünü,okuması düşündüğünü yazması ufacık bir çizgide olsa yazması gelecek kuşakların yükselmelerine önemli ölçüde yardımcı olacaktır.Onun için hayat çok kısadır sultan süleymanın dediği gibi pencereden şöyle bir bakıp geçiyorsun hayır işleyelim okuyalım çocuklarımızı okutalım,okutalım, okutalım,ve hep ileriye bakalım.

 23/12/2006 / Nejdet tepe

                             

Sivaslı Bünyamin Efendi

Rahmetle anıyoruz Allah dostları, insanlığı içerisine düştüğü buhrandan kurtaracak değerlerin başında gelir. Çünkü onlar topluma ancak emniyet, huzur ve gelecekte güzel günler gibi değerleri vaaz ederler. Bütün çarpıklıklar onların terbiyesiyle düzene girer. Terör, anarşi, yankesicilik ve ahlaki çöküntü denilen şeylerin yaşanması minimuma iner. Gönül isterdi ki bu değerlerin hayatları bütün santimetre karesine kadar anlatılsın “ahlak mimarları” diye örnek gösterilsin. Çünkü onların hayatının her karesi insanlığı ebedi kurtuluşa götürebilecek örnekliliğe sahipler. İnsanoğlunun içinde bulunmuş olduğu anafordan insanoğlunu kurtarmak isteyenler bu değerleri gündemde tutmalı, tavsiyelerine başvurmalıdırlar. Muasır medeniyet denilen saadet asrı medeniyeti ancak örnek insanların hayatları üzerine bina edilebilir. Ne büyük talihsizlik ve kayıp ki bizler İslam toplumu olarak kendi büyüklerimizi bir türlü anlayıp tanıyamadık. Tanıyamadık da çıkış yollarını hep diyar-ı gurbetlerde aradık. Bu gün ise ellerimiz böğrümüzde kalakaldık öylece. Bu çalışma bir İslam büyüğünün, Kur’an’ı hayatının tek yönlendiricisi olarak gören bir Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem aşığının hayatını konu ediniyor. Fakat anlatmıyor. Kuşkusuz ki bunu en iyi ve sahih kendisi anlatabilir. Bu ise bu gün için mümkün değil. Bize düşen gözlemlenebildiği kadar gerek yaşayan tanıklardan, gerekse konuşma ve beyitlerinden yola çıkarak bir hayat kronolojisi çıkarmak. Bugün bunu yaptık. Bu nedenle hatalarımız hadden aşkın. Fakat bilinmeli ki en aza indirebilmek için titiz davranıldı. Gayret bizden Tevfik Allah’tan... Hayatı Bünyamin Yıldırım Hoca Efendi 1943 yılında İmranlının uyanık köyünde dünyaya geldiler. Babasının ismi Recep annesinin ise Fatıma’dır. İlk ilim tahsilini köy imamı olan Babasından aldı. Kur’an-ı Kerim, Tecvit, Fıkıh ve Hadis dersleri alarak ilim hayatına başlayan Bünyamin efendi kısa zaman içerisinde çevresinde çok sevilen biri haline geldi. Okuduğu ve duyduğu şeyleri çabucak ezberliyor, ezberlediklerini hemen hayatına tatbik ediyordu. Henüz 10 yaşlarındayken Namaz, Oruç, Zekât, Dünya, Tasavvuf ve Aşk gibi konular hakkında hatırı sayılır şiirler yazıyordu. Hâlbuki şiir ciddi birikim isteyen bir iştir, fakat o ilahi bir vergi olarak bunu yakalamış herkesin dikkatini çekmişti. “Şimdi Stalin öldü, Müjde haber Türklere, Sevinçli haber oldu, Türk denen yiğitlere” mısralarıyla başlayan şiiri yazdıklarında henüz on yaşındadırlar. Onun bu yaşlarda yazmış olduğu şiirler çevresindeki kişiler tarafından hayretle karşılanır erkekler köy odalarında kadınlar ise kendi aralarında yanlarına çağırarak şiirlerini dinlerlerdi. Varlığı bereketin sebebi gibiydi Bir gün hiç ekilmeyen tarlaları için dua etmiş ve babasıyla görmeye gittiklerinde boy boy ekin başaklarıyla karşılaşmışlardı. Bir başka gün hiç mahsul veremeyecek kadar taşla dolu bakımsız bir tarla onun sürümüyle köyün en çok mahsul veren tarlası haline gelmişti de çevresi hayretler içerisinde kalmıştı. Haramlar konusunda çok hassastı. Evin tek erkek çocuğu olduğu için hayvanları otlatmak çoğu kez kendisine düşüyordu bu sebeple onları önüne katar dağ yolunu tutardı. Namaz vakti gelince hayvanların başlarına çuvallar geçirir kendisi namazda iken başkalarının tarlasına girmelerine müsaade etmez namazını öyle eda ederdi. Bu ve benzeri birçok hal ondan tecelli etmeye başlayınca çevresinde ki kişiler kendisine “Şeyh Bünyamin” lakabını takmış ve onu bu isimle çağırmaya başlamışlardı. Bu hadiselerin en yakın takipçisi babasıydı. Recep hoca oğlunun iyi bir eğitimden geçmesini istedi, bu amaçla ellerinden tutup Sivas’ın Güneşi Kutbu-l Azam İsmail Hakkı Toprak’ın huzuruna götürdüler. Bu dönemler yaşı henüz 16’dır… Normalde İsmail Efendi dersi verdiği kişiye Lafza-i Celal’i günde bin kere tekrar etmesini söylerken, Bünyamin efendiye beş bin kez tekrar etmesini söyler. Bu duruma şahit olan babası Recep hoca: “Efendim ben hoca olmama rağmen beni bin’den başlattınız Bünyamin ise henüz çocuk ama ona beş bin kez çekmesini tavsiye buyurdunuz, hikmeti nedir” deyince İsmail Hakkı efendi: “Hocam bu ezeli bir mesele, onun aşkı bunu kaldırmaya müsaittir” buyururlar. Yedi yaşlarında başlayan ilim tahsili şeyhinin 1969’daki vefatına kadar 19 sene sürdü. Bu dönemin ilk 9 senesi zahiri bilgilerin, ikinci 10 senesi ise batıni bilgilerin sağanağı altında ıslanarak geçti. Aradan iki sene gibi bir zaman geçmişti ki on sekiz yaşlarında Şükrü Bey’in kızı Nazife Hanımla evlendiler. Bu evliliklerinden ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı tane çocukları dünyaya geldi. Efendi farzları imtina ile yerine getiriyor sünnetler konusunda çok titiz davranıyorlardı. Yaşının çok genç olmasına rağmen sakal bırakıyor diğer sünnetleri dikkatle ifa ediyordu, nafile ibadetlerse hiç aksatmadığı şeylerdendi. Askerliğini Erzurum’da Topçu çavuşu olarak yapmış asker iken Hattat Mustafa Efendi gibi birçok Ehli Hal ile görüşmüştür. Tezkereyi aldıktan sonra sohbetleri sıklaştırmış şeyhiyle daha sık beraber olmaya başlamış ve şehir dışı seyahatler yapmaya fırsatlar bulmuştu. Bu dönemden sonra sık sık İstanbul’da bulunan ablası Elif hanımın yanına gelir derviş cemaatleri gezer, âlim, âşık ve ariflerle görüşür sohbetler ederdi. Bir süreliğine Erzincan’ın Esirkiğı ilçesinde babasının yerine imamlık yapmış o bölgenin insanının da gönlünü kazanmıştır. Yumuşak huylu olması hoşgörüsü, kalbinde taşıdığı sevgisi insanların dikkatini çekiyor yanından ayrılmak istemiyorlardı. Hazret Sivas İl Müftülüğü’ne başvurarak kadrolu imam olmak istiyordu. Başvurmak için içeriye girdiğinde üzerine şiddetli bir ağırlık çökmüş kalbi oldukça hızlı bir şekilde çarpmaya başlamıştı. Derken başvuru yapabilme gücünü kendisinde bulamadılar. Oturup uzun bir süre dinlenmesine rağmen gücünü toparlayamayan Bünyamin Efendi bunun manevi bir işaret olduğunu düşünerek isteklerinden vazgeçmeye karar verdiler. Adeta kendisine “Camiler seni tutar ve bağlar hâlbuki senin daha geniş kitlelere ulaşman gerekiyor bunun için de daha özgür olmalısın” denmiş, O ise bu mesajı almış müftülüğü terk ederek gerekeni yerine getirmişti. 1969’da şeyhi İsmail Hakkı Toprak Efendinin vefatından sonra Sivas’ta daha fazla duramadılar ve manevi bir işaretle 1974 yılında evliyalar ve çileler şehri İstanbul’a göç ettiler. İstanbul’da küçük bakkal köylü İbrahim efendinin yanında eğitimine devam eden Bünyamin Efendi ondan çok faydalanmıştır. İbrahim Efendi için: “İbrahim efendinin bize çok faydası olmuştur, kendisi tasarrufta olan bir Ehli hal idi” buyururlardı. İrşad faaliyetlerine başladığında yaşı henüz 33’dür. Temizliğe başlamak için esas aldığı yer ise batakhanelerdir. Hazret vaaz ve sohbetlerini genelde İslam’dan bihaber kimselere yapmıştı. Kader onu aristokrat kesimin içerisine sokmadı, hep zorlu işlerle uğraştırdı. Öyle ki emek verdiği insanlar rezilliğin bin türlüsünü yapmaktan çekinmeyen insanlardı. Namazı tanımaz, oruca yaklaşmaz, zikrullahı bilmez bir topluluktu. İslam’ı anlattığı topluluk böyle bir topluluk olunca gece gündüz durmadan uyumadan çalışmak zorunda kaldılar. Haftanın hemen hemen yedi günü öğlen saat 1’de sohbete başlar gece saat 1’de sohbeti bitirirlerdi. Bazı zamanlar ise sohbet sabahlara kadar uzar giderdi. Üzerine adeta dağlar konmuş şehirler dolusu ölüyü diriltmesi istenmişti kendisinden. Şairin dediği gibi ona: “Bir bela tünelinde ağır imtihan düşmüştü” “Adap hoştur adap hoştur, Adabı olmayan boştur” Anadolu Yollarında Hazretin irşatları sadece İstanbul’la sınırlı değildi, her sene senenin bir ayı Anadolu’ya çıkar ve Anadolu’nun birçok ilini dolaşırdı. “Oradaki insanların susuzluğuna çare olabileyim” diye uyku nedir bilmez gece gündüz sohbet ederdi. O bu dert ile şehir şehir gezmiş, köy, köy birçok ilçe dolaşmıştır. “Adap hoştur adap hoştur, Adabı olmayan boştur” der her gittiği yere adapla gider adabı götürürdü. Yanında götürdüğü ihvanı der ki; “Bazen öyle olurdu ki iki diz üzeri oturmaktan bacaklarımız tutmaz hale gelirdi de artık dayanamazdık, bizdeki bu duruma vakıf olan efendi, sohbetin sonunda kendi bacaklarını dizlerine kadar sıyırır ve “Bakın kardeşim bizim de dizlerimizde şişti ama ne yapalım, biz buralara adap öğretmeye geldik” derlerdi. Anadolu da ki bir köye devamlı olarak uğrarlardı, uğradığında “Yağmur istiyor musunuz” diye sorardı. Boyun bükülünce gülümserlerdi. Ve henüz akşam olmadan yağmurlar boşalırdı. 1987 ve 1992 olmak üzere iki kez hacca gittiler. İslam ümmetinin dağınıklığı onu çok üzerdi. Hac farizalarından birisini ifa ederken Kâbe’ye yukarıdan bir yerden bakmış ve yanında ki talebesine: “Oğlum eğer şu insanların her birisi şuurlu olmuş olsaydı İslam dünyaya rahatlıkla hâkim olurdu” buyurmuşlardı. Gündemi takip eder İslam’ı ahlakı esas alarak kurulan parti ve kurumlara değer verir onları desteklerdi. İslam’ı anlatmayı esas alan basını gündemde tutar isimlerini vererek okuyup dinlenip seyredilmelerini tavsiye ederdi. İlme ve ilim ehline çok önem verirdi. Sohbetine gelen âlim ve ulemayı kollayıp gözetir öncelikle onları dinler, hazır bulunan cemaate İslam’ı anlatmalarını isterdi. Ve: “Eğer bu bilgileri insanlara aktarmazsanız, yani vazifenizi yerine getirmezseniz Allah sizi sekize katlar” diyerek sorumluluklarını hatırlatırdı. Çok Gönülşinazdı Onun meclisindeki mikrofon bütün cemaatlere açıktı, yeter ki hak konuşulsun. Her gelene konuşması ya da ilahi söylemesi için yol verilir, ikram edilirdi. Gönül yapmayı çok severdi. “Burası serbest kürsü, burada herkese yer var isteyen gelip konuşabilir” derlerdi. O ihvanına çok düşkün bir evliyaydı. Bir gün Anadolu seyahatlerinde Yozgat’ın bir ilçesine uğramışlar ve bir sene önce ders verdiği 70 yaşlarında yaşlı bir nineyi arıyorlardı, fakat adresi tam hatırlayamıyor, bir türlü bulamıyorlardı. Derken gün akşama dönmüştü. Aramaktan yorgun düşen Hacı Anne: “Efendi sabahtan beri arıyoruz, çok yorulduk bırakalım artık, bir kişiden ne olacak” dediler. Bu söz Efendinin o kadar zoruna gitti ki gözleri yaşlarla doldu da: “Ne diyorsun Nazife” dediler, “o daha küçücük, bir yaşında bir çocuk” buyurdular. Efendi hazretleri çok az uyurlardı, az konuşur çok düşünürlerdi. Konuştuklarında ise devamlı hikmet konuşurdu. Faydasız sözden kaçınır, tembelliği hiç sevmezdi. Evinden misafiri eksik olmaz, dolup dolup boşalırdı. Gelen misafirlerinin ellerine kalkar bizzat kendisi gül suyu döker onlara çeşitli ikramlarda bulunurdu. Cebinde devamlı olarak şeker bulundurur çoluk-çocuk, genç yaşlı demeden herkese şeker dağıtırdı. O ayrılığın ve tefrikanın her zaman karşısında oldu. Özellikle tarikat cemaatleri arasındaki sürtüşmeler onu çok rahatsız ederdi. Herkesin, niyetini Allah rızasına noktalamasını ister, “benimki daha üstün, benim yolum daha iyi” sözleri onu çok rahatsız ederdi. Gün geldi yıllardır hasretiyle yandığı “en büyük dost”a yürümek için rabıta halinde huzura yöneldiler. Bir öğlen üzeri sessizce Rabbini zikrederken ruhunu en sevgiliye Allah’a teslim etti. Ardında binlerce sevenini gözü yaşlı gönlü mahzun ve yetim bıraktığında tarihler 17 Mart 1994’ü gösteriyordu. Bir perşembe günü bu aşkın güneşi de İstanbul ufuklarından kayboldu fakat güneş battıktan sonra aynı ufukta bu defa binlerce yıldız doğdu bunlar batan güneşten nur alan yıldızlardı.

                                                  Milli gazete Nail Varal 08/04/2007        

                                  

                             

          

                             

 

                             

 

 

-

                             

 

                             

-

                             


nejdettepe@karayakuplular.com adlı email adresine ekonomik,kültürel ve sosyal yaşam'la ilgili makale yazısı yazıp  gönderebilirsiniz.

 
Uyarı : (!!!) Herhangi bir ortamda gerek Resimlerimizin gerekse site içeriğimizin, izinsiz kullanılmasi halinde gerekli tüm yasal işlemlere başvurulacaktır.
Web sitemiz sayın Necdet TEPE tarafindan tasarlanmıştır.

http://www.sevdacicek.com    http://www.karayakuplular.tr.gg  )

IP Adresiniz: 54.162.154.91

Hava Durumu



 
 
Karayakup köyü için yapılan bu site çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?
Pek iyi
İyi
Normal
Kötü
Çok kötü
 
 

 
 
Karayakup köyü derneği çalışmalarını nasıl buluyorsunuz
Çok Başarılı
İyi
Orta
Vasat
Vasatın Altında
 
 

Ziyaret İstatistiği
Bugün : 253
Dün : 481
Toplam : 1.769.906
23.10.2017 18:28:18





























Ziyaretçi Defteri
Adınız Soyadınız *
E-mail adresiniz *
Mesajınız *